Sevgi, Aşk ve Cinsellik

MUTLU VE DOYUMLU BİR AŞK İLİŞKİNİN UNSURLARI

Prof. Dr. Doğan Şahin
İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri AD
Sosyal Psikiyatri Servisi
Cinsel Yaşam, Sorunları ve Tedavileri Programı

 

GİRİŞ

Mutlu ve doyumlu bir cinsel yaşamın iki temel unsuru olduğu söylenebilir.

İlki kişinin kendini tanıması ve sevmesi, ikincisi de eş ya da sevgilisini tanıması ve sevmesidir.  Cinsellik, ilk önce kendini tanımakla başlar ve ancak kendisini seven, sayan ve güvenen bir insan karşısındakine de bu olumlu duygularla yönelebilir.

Bir insanın kişilik özellikleri,   sevgili ya da eş seçimi,   ilişki biçimi, birbirleriyle yakından ilintilidir. Tüm bunlar da cinsel yaşamın nasıl olacağı üzerine etki ederler.

Doyumlu bir cinsel yaşamın temelini oluşturacak mutlu ve doyumlu bir sevgi ilişkisinin temel yapısal dinamikleri şöyle sıralanabilir:


1.Çift birbirinde erken dönemdeki ilk ilişkilerini bulabilmiştir.

İnsanın en temel duygusal gereksinimlerinden biri, erken çocuklukta gelişen ama zamanla gelişerek olgunlaşan sevilme, şefkat görme, önemsenme, ilgilenilmekle ilgili ihtiyacıdır. Her insanının sahiplenildiği, esirgendiği, korunduğu, sevgi ve şefkatle yaklaşıldığını hissetmeye ihtiyacı vardır. Olgun bir sevgi ilişkisinde çiftler karşılıklı olarak birbirinin bu gereksinimlerini karşılama kapasitesine sahiptirler ve bunu gerçekleştirirler.

Bu temel ihtiyacın karşılıklı olarak karşılanması mutlu bir ilişki için zorunluluktur. Hatta sadece mutlu bir ilişki için değil, bir insanın kendisini mutlu ve huzurlu hissedebilmesi için de bu duygusal gereksinimlerini karşılayabiliyor olması gerekir. Bir ilişkide korunmadığını, özen gösterilmediğini hisseden biri, eşine yönelik kırgınlık ve kızgınlık hissedecek, bu gereksinimleri karşılanmadığı sürece de tam ve gerçek bir yakınlık ilişkisi kurulamayacaktır.

 

Ancak bir ilişki büyük oranda veya sadece bu gereksinim üzerinde şekillenirse, aşk ve olgun bir sevgi yerine bağımlılık tarzında bir ilişki ortaya çıkar. Bu çiftler birbirlerine karşılıklı olarak sevgi ve şefkat gösterir, korur ve esirgerler, ancak hayranlık ve aşk duygusu çok zayıftır. 

 

2. Temel iki dürtü olan sevgi ve saldırganlık arasındaki ilişki saldırganlığın sevginin emrinde olması biçiminde şekillenmiştir.

Her insanda var olan sevgi ve saldırganlık dürtülerinden, saldırganlık sevginin hizmetindedir. Sevdiğini incitmek,  yaralamak,  zarar verme arzuları sevgi tarafından engellenebilmektedir. Saldırganlık dürtüsünün ortaya çıkış biçimleri, sevgiye yönelik eylemlerdir. Mesela sevdiğine çiçek vermek için çiçekleri koparmak, onu ısıtabilmek için odun kesmek ya da daha çok hoşuna gidiyor diye sevişirken biraz sert davranabilmek gibi. Oysa saldırganlık bağımsız bir arzu ise ya da tam tersine sevgi, saldırganlığa hizmet ediyorsa, eylemler incitmeye ve zarar vermeye yönelik olur. Sevişmek bile sevgiliyi incitmeye, kirletmeye, zarar vermeye, canını yakmaya ya da onu becermeye yönelik isteklere hizmet eder.  


3. Ortak bir ego idealleri vardır.

İnsanların ne olduğu kadar ne olmak istedikleri de önemlidir. Nasıl bir insan olmak istediğimiz, hayatımızda birçok dönüm noktasında nasıl karar vereceğimiz üzerinde etkili olur. Çiftlerin olmak istedikleri insan modeli birbirine ne kadar yakınsa alacakları kararlar, yapacakları tercihler de o kadar uyumlu olur. 

Biri, insan ilişkilerinde sevgi ve saygıyı önemserken, diğeri mal, mülk ve itibar peşinde değildir. Benzer değerleri önemserler, ortak insani özelliklere sahiptirler, dünyaya bakışları, kendilerinden ve yakınlarından beklentileri uyumludur. Aynı şekilde dini duygu ve düşünceleri, siyasi görüşleri de bir birine yakındır. Ancak bunlar uyum için yapılmış tercihler değildir. Yani biri diğeri ile uyumlu olabilmek için kendisine ait olmayan değerleri benimsemiş gibi yapmıyordur. Gerçekten benzer değerleri paylaşıyorlardır.

Bir vaka, önce oldukça dindar biriyle birlikte iken, düzenli olarak oruç tutuyor, dini kitaplar okuyor, Mevlana’yı,  tasavvuf düşüncesini anlamaya çalışıyordu. Daha sonra bu kişiden ayrılıp, ateist biriyle olunca, oruç da tutmaz, dinle de ilgilenmez olmuştu.  Fakat ondan sonra tekrar dindar biriyle beraber olma ihtimali ortaya çıktığında kendi yaşam biçimini ve düşüncelerini hiç sorun yapmamıştı.  Son olarak da bir masonu seçmişti.


4. Karşılıklı olarak narsisistik gereksinimler karşılanıyordur.

Her insanın beğenilmek, onaylanmak ve hayran olunmakla ilgili tam olarak doyurulmamış beklentileri, arzuları vardır. Bir ilişki ne ölçüde bu arzu ve beklentileri karşılayabilme kapasitesine sahipse o ölçüde mutluluk vericidir.  Olduğu gibi sevilme ve hayranlık duyulma gereksinimi ancak bir aşk ilişkisinde karşılanabilir.  Kişi beğenildiği ve hayranlık duyulduğu oranda kendisini de beğenecek ve sevebilecektir. Sağlıklı bir ilişki sadece insanın mutlu olmasının ve hayatı anlamlı bulmasının değil aynı zamanda iyileşmesinin de en önemli etkenlerinden biridir. Öte yandan birini gerçekten sevmek ya da bağlanmak demek, sevilme, beğenilme ve arzu duyulma gereksinimlerini büyük oranda sevdiğinden karşılamakla yetinmek demektir.

Bazı kişilerin, sevilme, beğenilme ve arzulanma gereksinimleri o kadar fazladır ki, eşlerinin sevgisi, beğenisi ve arzusu onlara yetmez ve hep dışarıdan başkalarından da sevgi, hayranlık ve arzulanma alabilmek için uğraşır, etraflarında kendilerini değerli hissettiren başka insanlara da gereksinim duyarlar. Böyle bir vaka, önce başkalarının kendisine ilgi duymasını ve beğenmesini temin edecek tarzda davranıyor, sonra da onlarla bu ilişkileri belli sınırlarda hayatında tutmaya devam ediyordu. Bu durum sevgilileriyle ilişkilerini sürdürmesine engel oluyor, sevgilileri tarafından hep başkaları için ilişkilerine zarar vermekle suçlanıyor ve terk ediliyordu. Kendisine çok fazla müdahale etmeyen ve özgür bırakan biriyle tanıştığında rahatlamıştı. Ancak evlendiğinde de bu ilişkilerini hayatında tutmaya devam etmeye çalışması, eşiyle gerçek bir yakınlık ve dostluk kurmasını engelliyordu ancak beğenilme gereksinimi bunlardan vazgeçememesine neden oluyordu.


5. Sevgili ödipal aşka karşılık geliyordur.

Olgun bireylerde partner arayışı kaybedilmiş ödipal objeyle tekrar birleşme arayışını içerir. Yani her çocuk 3–5 yaşları arasında karşı cinsten ebeveynine ya da yakın çevredeki bir büyüğe âşık olur ve onun tarafından sevilmek ister. Zamanla bu arzusunun gerekçi olmadığını ve kabul edilemeyeceğini idrak ederek bu aşktan vazgeçer ama o zamanlar hissettiği ve doyurulmamış aşkını, benzer birini bularak gerçekleştirmeye ve eski aşkına kavuşmaya çalışır.   Bir insan ilk aşkını anımsatan birini bulduğunda bu eski aşk yeniden doğar. Âşık olduğu kişiyi yıllardır tanıyormuş duygusunun kaynağı eski günlerdeki arzulardan kaynaklanmasıdır. Ancak bu hiçbir zaman tam olarak eski ilişkinin ve nesnenin tekrarı değildir. Kişi büyümüş, olgunlaşmış ve bu arada ilk nesneyi de daha sağlıklı ve olgun bir biçimde idealize etmiştir.

Ödipal aşk nesnesiyle önemli sorunları olan insanlarda eş seçiminde bazı sorunlar olabilmektedir. Mesela ödipal dönemde babasına doğal olarak ilgi ve arzu hisseden, onun yakınlığını talep eden bir kız çocuğu, daha sonra babası tarafından çeşitli biçimlerde hayal kırıklığına uğratıldığında ve babasından hoşlanmamaya başladığında daha sonra sevgili seçiminde ikilemler yaşayacaktır. Aslına babasına benzeyen erkeklere tutku hissedecek ama onlar tarafından hayal kırıklığına uğratılmaktan korktuğundan babasına benzemeyen erkeklerle olmak isteyecek ama onlara aşık olamayacaktır.

Böyle bir vaka büyüdükçe, babasının sorumsuz, çalışmayan, tembel, bencil, çocuklarına sahip çıkmayan, babalık rollerini yerine getirmeyen, hatta eve içmeye getirdiği arkadaşlarının kızına tacizde bulunmasına dahi aldırmayan bir adam olduğunu fark ettikçe, babından uzaklaşmış ve ondan nefret etmeye başlamıştı. Buna karşın hep babasına benzeyen erkeklere ilgi duyuyor ya da onların yakınlığından etkileniyor ama onlarla ilişkilerini sürdüremiyordu. Sonunda babasına benzemeyen sorumluluk sahibi, çalışkan ve başarılı bir insanla evlenmişti ama öte yandan babasına benzeyen, sorumsuz, serseri erkeklerle geçici yakınlıklar kurmaya ve flört etmeye devam ediyodu.  Bu tutumuyla bir yandan da eşini babasına benzetmeye çalışmaktaydı.  Yani başkalarıyla gizlice flört ederek, eşinin de babası gibi kendine sahip çıkmayan biri olduğunu düşünmeye çalışarak ona aşık olmaya çalışıyordu. Ancak bu ikilem ilişkilerini giderek yıpratarak ayrılmalarına neden olmuştu.     

Oysa anne ya da babasıyla sevgi ve saygıya dayanan sıcak bir ilişkisi olmuş ve ebeveynine duyduğu çocuksu aşk çözülmüş kişilerde aşk nesnesi ödipal aşka karşılık gelir ve sorunlara yol açmaz.

Bu sayılan temel üzerinde kurulan mutlu ve olgun bir ilişkide şu olgusal özellikler gözlemlenebilir.

1. Sevgilerini sözlü, cinsel ya da maddi olarak sıcak ifade edebilirler.

2. Karşılıklı bağlılık dolayısıyla rahatsızlık hissetmezler.

3. Terk edilme düşünceleri ile meşgul değillerdir.

4. Birbirleri ile yakınlaşmaktan ve tutku hissetmekten korkmazlar.

5. Taahhütte bulunmaya, söz vermeye ve bunları sürdürmeye yeteneklidirler.

6. Kendi sevgilileri dışındaki başka biriyle mutlu olamayacaklarını hissine sahiptirler.

7. Aşk nesnesinin tüm kişiliği kadar bedenini ve değer sistemini de idealize ederler.

8. Erotik arzuyla idealleştirmeyi bir araya getirme kapasitesine sahiptirler.

9. Dışlanan ötekinin ve içinde yaşadıkları geleneksel kültürün haset ve öfkesine direnebilmişlerdir.

10. Çeşitli “sapkın” fantezilerini ve isteklerini cinsel ilişkilerine sokabilmişlerdir.

11. Mahremiyetleri içinde cinsel heyecanın sadomazohist çekirdeğini keşfedip açığa çıkarabilmişlerdir.

12. Olgun âşık çiftler birbirlerinin orgazmından doyum ve haz alabilirler.

 

1. Sevgilerini sözlü, cinsel ya da maddi olarak sıcak ifade edebilirler.

Bazı kimselerin sevgilerini ifade edemedikleri söylenir, aslında sevgi gizlenebilecek bir duygu değildir. Bizim kültürümüzde ebeveynlerin çocuklarına sevdiklerini söylememeleri, sevgilerini ifade edemedikleri anlamına gelmez. Sevgi, bakışlarda, jest ve mimiklerde; gösterilen özende, düşünceli davranışlarda kendini belli eder. Dolayısıyla birbirini seven çiftler de sevgilerini çeşitli yollarla ifade ederler. İhtiyacı olduğunda sevdiğinin yanında olmak, isteklerini, beklentilerini anlamaya çalışmak, onu sevindirecek, mutlu edecek şeyleri yapmaya çalışmak ve onu üzecek, canını sıkacak şeyleri yapmak istememek sevgi ifade yollarının ilk akla gelenleridir.

Bazı kimseler, eşlerini ya da sevgililerini gerçekte çok sevdiklerini söylerler ancak, onların ihtiyacı olduğunda yanlarında olmazlar, kendi gereksinimleri doğrultusunda hareket ederler, eş ya da sevgililerinin duygularını ve beklentilerini görmezlikten gelirler. Zaman zaman sevilmeye duydukları yoğun gereksinimi sevgi zannederler.


2. Karşılıklı bağlılık dolayısıyla rahatsızlık hissetmezler.

Gerçek bir sevgide bağımlılıkla ilgili korkular, endişeler devre dışı kalırlar. Kişi yaptığı, yaşadığı birçok şeyi sevdiği ile yaşamak, paylaşmak ister. Boş zamanlarında ya da hoşuna gidecek şeyler yaptığında sevdiğinin de yanında olmasını diler. Onun için bir şeyler yapmaktan rahatsız olmaz. 

Bazı kimseler birine fazla yakınlık ve bağlılık hissettiklerinde korkar ve bunu bozmak isterler. Bir insanı çok önemsediğini, fazla bağlandığını hisseden bu kişiler bundan rahatsız olarak başka insanlara da yakınlık gösterirler. Böylelikle kendilerini bir kişiye bağlanmış hissetmekten korumaya çalışırlar.


3. Terk edilme düşünceleri ile meşgul değillerdir.

Terk edilebileceklerine ya da sevilmeyeceklerine dair endişeleri olan kişiler, sevmekten ve bağlanmaktan korkarlar. Günün birinde nasılsa terk edileceklerini düşündüklerinden kendilerini ilişkiye bırakamazlar. İleride gerçekleşeceğini varsaydıkları terk edilme dolayısıyla da sevgililerine güvensizlik ve gizli bir kızgınlık hissederler. Ancak terk edilme düşünceleri ve kaygıları olmayan kişiler birbirlerini gerçekten sevebilir ve sevdiklerinin kıymetini bilebilirler. Çünkü terk edilme endişeleri, ileride oluşacak yası azaltmak için sevdiğine fazla kıymet vermemeye de yol açar.

Yoğun terk edilme endişeleri olan bir hastam, birlikte olduğu kişi kendisini ne kadar çok severse sevsin, gerçekten sevildiğine ve devamlı sevileceğine inanamıyordu. Bir süre sonra nasılsa terk edilecek diye ilişkiden uzaklaşmaya çalışıyor, ilişkilerini bozacak şeyler yapıyor, ilişkileri bozuldukça da bunu terk edileceğinin delili olarak görüp, sonunda hayatına başka birini alıp, terk edilmektense, terk ediyordu.

Gene aldatılma ve terk edilme endişeleri çok güçlü olan bir hastam, sadece bağlanamayacağı, çeşitli engelleri olan kişilerle kısa süreli ilişkiler kuruyor, onlara bağlanmadan, önemsemeden ilişkilerini bitirerek terk edilme enidşeleri ile başa çıkabiliyordu. Hayatında ilk kez birini sevip, bağlandığında bu endişeleri çok daha fazla artmıştı. Sevgilisinden gelen bağlanmalarını artıracak her türlü talep ve öneriye karşı çıkıyordu, yüzük takmıyor, birlikte uzun sürel bir tatile gitmiyor, yeğenlerinin ya da arkadaşlarının doğum günü veya onlarla ilgili bir program olduğunda sevgilisini değil yeğenlerini tercih ediyordu. Sevgilisini o kadar fazla itti ki, sonunda bu kez gerçekten terk edilmeyi başardı.        


4. Birbirleri ile yakınlaşmaktan ve tutku hissetmekten korkmazlar.

Terk edilme, sevilmeme endişeleri taşımadıklarından ve bağlanmaktan korkmadıklarından birbirlerine daha yakın davranmak, birbirini tutkuyla sevebilmekten korkmazlar. Sevmek ve yakınlaşmak konusunda tedbirli davranmayan ve sevgisini, tutkusunu rahatça ifade eden biri, diğerinin de böyle davranmasını kolaylaştırır. İnsan sevildikçe sever, sevdikçe sevilir. Sevgi sıklıkla iddia edildiği gibi zamanla azalmaz, sevgiyi azaltan şey, özensizlikler, ihmaller, kırıcı ve itici bencilce davranışlardır.

Terk edilme endişeleri dışında da yakınlık kurmak ve birine tutuku hissetmekten rahatsızlık duyan kimseler vardır. Bu kişilerin bir kısmı bebekliklerinde ve çocukluğunun ilk yıllarında anneleriyle yeterli duygusal yakınlık ve sıcaklık yaşayamamış, ihmal edilmiş kişilerdir. Defalarca duygusal gereksinimlerin yanıtsız bırakılmasından, sevilmek ve ilgi ihtiyacı hissettiklerinde aldırışızlıkla karşılaşıp hayal kırıklığına uğramaktan usanmış ve birine ihtiyaç duymaktan vazgeçmişlerdir ki, erişkinliklerinde de kimsenin kendileri için çok önemli hale gelmesini ve ona ihtiyaç hissetmeye tahammül edemezler. Gene anneleri tarafından çok aşırı müdahleye ve kontrole tabi tutulmuş kişiler de yakın ilişkilerde başkasının egemenliği altına gireceklerinden korktuklarından yakınlıktan rahatsız olurlar.

Bazı anneler ise çocuklarının tam da kendi istedikleri gibi olmasını bekler ve isterler. Daha çocuklarını doğurmadan onunla ilgili beklentilere ve fantezilere sahiptirlerç Onun nasıl biri olacağını kafalarında taarlamışlardır. Çocukları kendi beklentileri doğrultusunda davrandığında onu yüceltir, beğenir ve severken, kendi hayal ettiklerinin dışında davranışlar gösterdiğinde soğuk, ilgisiz, sevgisiz ya da düşmanca davranırlar. Böylesi anneleri olan kişiler zamanla tamamen annelerinin arzularına göre davranabilir ve onun arzularının bir gerçekleştiricisine dönüşebilirler. Ancak bundan da büyüdükçe rahatsız olmaya başlarlar. Yetişkinliklerinde birine yakınlaşıp, sevdiklerinde ve onu çok önemsediklerinde çocukluklarında annelerine davrandıkları gibi davranıp, sürekli onu memnun etmeye çalışırlar. Ancak bir süre sonra da bundan rahatsız olup uzaklaşmak isterler. Dolayısıyla yakınlık ve tutkuyu ancak belli bir dereceye kadar tolere edip daha sonra ilişkilerini tahrip edici davranışlar gösterirler.     


5. Taahhütte bulunmaya, söz vermeye ve bunları sürdürmeye yeteneklidirler.

 Birini gerçekten seven biri, ona geleceğe ilişkin taahhütlerde bulunmaktan ve sözler vermekten çekinmez. Ayrıca gerçekten yapmak istediği sözleri verdiğinden sözünde de durur. Sözünde durmama ve bir söz vermeme bir ilişkiyi ve ilişkideki güveni en çok zedeleyen şeylerden biridir. 

Bazı kişiler ise duygularının çabuk değiştiğini fark etmezler ve sık sık söz verirler ama bir süre sonra söz verdikleri sıradaki duyguları değiştiğinden sözlerinde duramazlar. Aslında söz verdikleri sırada gerçekten söz verdikleri şeyi yapmak istiyorlardır, ancak bir süre sonra ilgileri, istekleri yön değiştirir ve daha önce söz vermiş olduklarını ya anımsamazlar ya da anımsasalar bile önemsemezler.

Son yıllarda bir ilişkiye başlayan bazı kişilerin “ilişkimize bir isim vermeyelim” dedikleri daha sık duyulur oldu. Bu aslında bağlanmak istemedikleri ve gerçek bir ilişkiden korktukları anlamına gelmektedir.   


6. Kendi sevgilileri dışındaki başka biriyle mutlu olamayacaklarını hissine sahiptirler.

Bir insanı gerçekten sevip sevmediğinizi en kolay anlama yollarından biri, sevdiğinizden başka biriyle daha mutlu olabileceğinizi düşünüp düşünmediğinizdir. Birini gerçekten seven biri, başka biriyle daha mı iyi bir ilişkisinin olacağını hiç düşünmez. Başka biriyle yaşasam mı, başka türlü bir hayatım olsa nasıl olurdu gibi sorular aklına gelmez, sevdiğinden ayrı bir hayat, başka bir insan gibi bir seçeneği hiç düşünemez.


7. Aşk nesnesinin tüm kişiliği kadar bedenini ve değer sistemini de idealize ederler.

Özellikle borderline kişilik örgütlenmesi gösteren kişiler olmak üzere, bazı kişiler, aşk nesnelerinin adece kimi niteliklerini önemer ve onları idealize ederler. Bunlar çoğunlukla o kişiyi kendi gözlerinde değerli ve saygın yapan şeylerdir. Kişinin diğer yanlarını önemsemezler, dolayısıyla da aşkları çok az şey üzerine kuruludur ve esasen aşk nesnesi ile birlikte olmak kendilerini önemli ve değerli hissettirme amacına hizmet eder. Fakat idealizasyon çok az şey üzerine kurulu olduğundan kolayca da yıkılma eğilimi gösterir. Böyle kişilerin aşk hayatı bir birini takip eden kısa süreli büyük aşklar ve hüsranlar yaşayarak geçer.


8. Erotik arzuyla idealleştirmeyi bir araya getirme kapasitesine sahiptirler.

Bazı kimseler, idealize ettikleri kişileri cinsel bir nesne olarak görmez, cinsel arzu duydukları kişileri ise idealize edemezler.  Sevdiklerini cinsel arzularının nesnesi olarak görememelerinin bir nedeni cinselliği aşağılayıcı, cinsel eylemleri de karşı tarafı kullanma olarak görmeleridir.

Olgun çiftler, duygusal yakınlık eşliğinde eksiksiz bir cinsel ilişki kurabilirler, çünkü erotizm ile şefkati birleştirebilme kapasitesi gösterirler.


9. Dışlanan ötekinin ve içinde yaşadıkları geleneksel kültürün haset ve öfkesine direnebilmişlerdir.

Her birliktelik başkalarının gizli ya da açık hasetine de yol açar. Bir zamanlar çiftlerle daha yakın olanlar, bu birliktelikle beraber daha dışarıda olmak zorundadırlar ve bu durum bir çok yakın arkadaş ya da aile üyelerinde rahatsızlığa yol açar. Başta anne ve babalar olmak üzere çocukları için birinci dereceden önemli olma rollerini kaybedenler, çoğunlukla kendileri de bilinçli olarak fark etmeden ilişkiyi bozucu davranışlarda bulunurlar. Bazen ilişkilerini sürdüremeyen ve ayrılan çiftler, buna ailelerin neden olduğunu söylerler. Bu hem doğru hem yanlıştır. Doğrudur birçok anne ve baba çocuklarının hayatında her zaman belirleyici olmak isterler ve çocuklarının hayatında daha önemli birinin olmasını çekemezler. Ama aynı zamanda yanlıştır, çünkü birbirlerini gerçekten seven ve sahip çıkan çiftler dışarıdan gelen ilişkiyi bozucu davranışlara karşı direnirler.

Olgunlaşması yeterli olmayan kişiler ilişkilerinin mahremiyetine saygı göstermez ve başkalarıyla paylaşırlar. Özellikle sıkıntılarını, sorunlarını ya da eşlerine ilişkin yakınmalarını arkadaşlarına, aile üyelerine anlatan bu kişiler, eşlerine karşı olumsuz düşünce ve duygularını çözmek yerine artırmış olurlar. Biri eşini kötülediğinde, insanlar onun olumlu duyguları olduğunu da anlamazlar. Grup terapisine devam eden bir hastam sürekli eşiyle ilgili olumsuz şeyler aktarıyordu, öyle ki devam ettiği grubun üyeleri böylesi kötü bir insanla neden evliliği sürdürdüğünü anlamıyor ve eşinden ayrılması için ona baskı yapıyordu. Aslında eşine yönelik olumlu düşünceleri de duyguları da daha fazlaydı ama grupta hep eşinin aleyhine konuşuyordu. Grubun diğer üyelerini belli bir yönde düşündürerek, aslında kendi oluşturduğu ama sanki dışarıdan gelen düşünceler gibi bunlara sığınarak eşine karşı kendi olumlu duygu ve düşüncelerini de bertaraf etmeye çalışıyordu. Bu hastanın aslında çok yoğun ilgi ve beğenilme arzuları vardı, evli olmasına karşın sürekli başkalarıyla da flört etmek istiyordu. Grup üyeleri eşi hakkında olumsuz konuştukça da başkalarıyla flört etmesini meşrulaştırmış oluyordu. Bu sayede herkesin “nasıl tahammül ediyorsun, ayrılansa” dediği bir adamla evli kalmak bile yeterli bir fedakarlıkken, bir de neden ihtiyacı olan ilgiyi başkalarıyla flört ederek kendimden esirgeyeyim ki diye düşünebiliyordu.   


10. Çeşitli “sapkın” fantezilerini ve isteklerini cinsel ilişkilerine sokabilmişlerdir.

Her insan bilsin ya da bilmesin, kültürel olarak kabul edilen ve “normal” diye nitelenen cinsel ilişki türünden çeşitli düzeylerde farklılık gösteren değişik arzu ve fantezilere sahiptir. Mesela bazı insanlar daha çok seyretmekten ya da izlenmekten, acı vermekten ya da acı çekmekten, kimi beden bölgelerinden ya da ilişkiye dair özel rol veya pozisyonlardan daha fazla hoşlanabilir. İnsanlar normal dışı gördükleri bu arzularını genellikle kabul etmez ya da sapıkça bulup bastırmaya çalışırlar.  Bazı kişiler de bu tür arzularını, saygı durmadıkları, sadece cinsel bir nesne olarak gördükleri, paralı ya da kısa süreli ilişkilerde yaşarlar. Sevgili ya da eşleriyle bu tür arzularını yaşamayı denemezler ancak cinsel dürtülerinin önemli bir bölümü bu arzulara yatırıldığı için de hem cinsel ilişkilerinden yeterince haz alamazlar hem de zamanla cinsel istekleri azalır.


11. Mahremiyetleri içinde cinsel heyecanın sadomazohist çekirdeğini keşfedip açığa çıkarabilmişlerdir.

İlişkiler her zaman aynı zamanda güç ve iktidar ilişkileridir, özellikle yakın ilişkilerde bu ne kadar fark edilmez ya da gizlice olsa da her ilişki bir yanıyla iki kişi arsında bir iktidar mücadelesini harekete geçirir. Özellikle cinselliğin kendisi içerdiği saldırganlık nedeniyle bu sado mazoşistik arzuları uyarır. Kendilerine ve sevdiklerine karşı açık ve güvenli kimseler bu tür duygularını daha kolay fark ve kabul ederler ve rahat ifade edilen rahat yaşanan duygular samimiyeti ve yakınlığı pekiştirir. Aksine bunların fark edilmemesi, inkâr edilmesi ilişkide yancılaşmaya ya da örtük yaşanan iktidar mücadelelerine neden olur.


12. Olgun âşık çiftler birbirlerinin orgazmından doyum ve haz alabilirler.

Birlerinin hazzından vekâleten haz alırlar. Böylelikle iki tür birleşme yaşarlar. Bir kendileri adına bir de öteki adına. Kernberg, bu yeteneği her iki cinsin psikolojik biseksüaliteyi yaşayabilme kapasitesine bağlar.

Her insanda az ya da çok kimi eşcinsel eğilimler bulunur. Bu insan doğasının ve kültürünün doğal bir sonucudur, ancak bazı kimseler kendi eş cinsel eğilimlerinden çok ürkerler. Oysa cinsel hazzın bir öğesi de sevgilinin cinsel hazzından ve orgazmından da keyif almaktır. Sevgilinin cinsel hazzından ve orgazmından keyif alabilmek için de kendini onun yerine koyabilmek ve onunla empati yapabilmek gerekir. Karşı cinsin cinsel hazzıyla, empati,  kendini onun gibi, yani bir erkeğin kadın gibi, bir kadının da erkek gibi hissedebilmesini gerektirir. Eşcinsellik korkuları dolayısıyla kendini bir kadın gibi hissetmekten korkan bir erkek veya bir erkek gibi hissetmekten korkan bir kadın sevgilisinin cinsel hazzından zevk alamayacaktır.


Bunlar Yeterli Mi?
Ancak iyi bir potansiyele sahip ve yukarıdaki niteliklere önemli oranda sahip bir ilişki zamanla mutsuz ve doyumsuz bir hale gelebilir. Çünkü büyük oranda bilinçdışı süreçlerle gerek ilk çocukluk yıllarında karşılanmamış sevilme,  bakılma, korunma, esirgenme gereksinimleri,   gerekse daha sonraki yıllarda ebeveyne duyulan ama karşılıksız kalan aşkın yarattığı hayal kırıkları ve kızgınlıklar da ilişkide yeniden aktive olurlar. Çiftler bir yandan daha önceki yaralarını ilişkileri ile sarmak isterlerken, bir yandan da daha önceki yaralarının tekrarlanmasından korkarlar. İlişki karşılıklı olarak gereksinimleri karşıladığı ölçüde tamir edici, korkuları ve yaraları tetiklediği ve deştiği oranda da yeniden hayal kırıklığı yaratıcı ve yıkıcı olur.  

Yansıtmalı özdeşim denilen savunma mekanizması her ilişkide devreye girer. Bu savunma mekanizması kişinin geçmişinden taşıdığı ilişki biçimlerini, yeni ilişkisine de yansıtmasına yol açar. Mesela, daha önce kendisini hayal kırıklığına uğratan ve kızgınlık yaratan nesnenin özelliklerini eşine yansıtmaya başlar. Sözgelimi annesi tarafından yeterince ilgi görmediğini düşünen bir erkek sık sık eşinde kendisini ihmal ettiğine dair deliller aramaya başlar. Her fırsatta eşini kendisini ihmal etmek ve başka şeylere öncelik vermekle suçlar. Bu durumda iki seçenek söz konusudur. Eş bu suçlamalardan sıkılıp giderek eşini ihmal etmeye başladığında ilişki bir kısır döngüye girer. Erkek ihmal edildiğini düşündükçe eşini suçlar, kadın da suçlamalardan sıkıldıkça eşini ihmal etmeye başlar. İkinci ihtimal ise kadının eşinin suçlamalarının kaynağını fark edip durumu açıklığa kavuşturmasıdır. 

Yansıtmalı özdeşim, kendiliğin istenmeyen kısmını diğerine yansıtması ve ardından diğeri ile özdeşleşmesidir. Amaç, kendiliğin nefret edilen kısmından kurtulmak veya tehlike kaynağını daha iyi kontrol edebilmek için “daha iyi “ bir nesne içine yerleştirmektir

Çiftlerden her biri karşısındakini gerçek nesneyle değil iç dünyasının yansıtmalı özdeşim yoluyla yarattığı kendi ürünü eski bir nesne ile ilişkiye geçtiğinde çiftler arasındaki ilişki sorunları bir çeşit kör dövüşüne dönüşür ve birbirlerine yardım etme olanakları azalır.

Çiftler ilişkideki bilinçli arzularıyla, bilinçdışı beklentileri arasında çatışmalar yaşayabilirler ya da bunları çözebilirler. Sağlıklı bir çözüm bulabilen çiftler sağlıklı bir ilişki geliştireceklerdir.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !